Facebook Yokken Ne Yapıyorduk?

Facebook Yokken Ne Yapıyorduk?

Çok sevip saydığım @ErhanKahraman‘dan anlamlı tesbitler huzurunuzda.
 
Görsel: Redefine Life

Facebook Yokken Ne Yapıyorduk?

Kayıt dışı mesai nedir ve ondan nasıl kurtulacaksınız?

İngilizce’de «productivity» olarak adlandırılan üretkenlik ya da verimlilik kavramı, çalışan bir insan çerçevesinde konuştuğumuzda daha kısa sürede daha fazla şeyi yapabilme yetisi olarak özetlenebilir. Resmi mesai saatlerinin kısaldığı, genç ve nitelikli çalışan bulmanın zorlaştığı, «kayıt dışı mesainin» giderek arttığı ülkelerde bu konuya fazlasıyla önem veriliyor. Kayıt dışı mesai ile neyi kastettiğimi biraz ileride açıklayacağım. Ancak öncelikle bir yoğun iş temposunda kolayca gözden kaçırabileceğiniz bir konuyla başlamak istiyorum. Sıradan bir iş gününü tamamlayıp çalıştığınız yerden ayrıldığınızda şuüç soruyu sorun:

Bugün maaşımı hak edecek ne yaptım?
Bugün kendim için ne yaptım?
Bugün geleceğim için ne yaptım?

Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle bu üç soruyu dürüstçe yanıtlayıp, cevaplardan mutlu olanların oranı bir hayli azaldı. Üretkenlik, doğru zamanda doğru işi yapma becerilerimiz Facebook, Twitter, Instagram ya da ekşi sözlük gibi taze ve ilginç içeriğin hiçbir zaman bitmeyeceği «dijital kara delikler» tarafından vakumlandı. Merak ettiğimiz sayısız içeriğin, kedi videolarının ya da hoşlanılan kızın yeni paylaştığı fotoğrafların sadece bir sekme (Ctrl+T) uzaklıkta olduğunu bilmek, günün herhangi bir saatinde yapmamız gereken işe odaklanmamızı neredeyse imkansız hale getirdi.

Eskiden hayatımız üç ana parçadan ibaretti: ev hayatı, iş hayatı ve sosyal hayat. Sosyal ağların üçünü birbirine harmanlayarak biçimsiz, lezzetsiz ama bağımlılık yapıcı bir bulamaç ortaya çıkarması sonucu şunu gördük: İş hayatı dediğimiz ve her ayın başında banka hesabına yatan paranın sürekliliğini sağlayan vazifeler, yaşamak istediğimiz hayatın çok küçük bir bölümünü oluşturuyordu. Üstelik geri kalan bir dünya eğlenceli hadisenin yanında fazlasıyla sıkıcı ve zorlayıcıydı.

Çalışma düzenimize bir büyük darbeyi de mobil cihazlar vurdu. Daha üretken olacağımız bahanesiyle sürekli daha iyisine geçiş yaptığımız akıllı telefonlar, bize zaman öldürecek daha fazla seçenek sunmaya yaradı. İnternet ve sosyal medya adlı sonsuz çekim gücüne sahip dijital kara delikler, uyuması için yatağa gönderdiğimiz çocukları bütün gece uyanık tuttukları yetmiyormuş gibi, iş yerinde de bizim verimliliğimizi öldürüp en basit görevleri bile küfrederek yapmamıza neden oluyor.

 

Şu halde verimlilik ve üretkenlik terimlerinin anlamının değiştiğini söylemek bile çok yanlış olmaz. İnternette üretkenliğini artırmanın yollarını arayanların büyük çoğunluğu, belki de bu yazıyı okuyanlar,verimliliği tatmin duygusu ya da kişisel bir başarıya ulaşmak için aramıyor. Daha az zamanda daha fazla işin üstesinden gelmek istiyoruz. Çünkü geri kalan zamanda yapacak çok önemli işlerimiz var: Facebook’ta fotoğraf albümlerini turlamak, ekşi sözlük entry’leri arasında dolaşıp ilginç olanları Facebook’ta paylaşmak, Twitter’da takip ettiğimiz gündem hakkında ekşi sözlük’e yazmak. Yirmi birinci yüzyılın sanal vebası «entegrasyon» yüzünden tüm bu modern vakit katilleri birbirine o kadar sıkı sıkıya bağlı ki, birinden elinizi kurtarsanız öbürü paçanıza yapışıyor. Bilgisayarda yeni bir sekme açmasanız, akıllı telefonunuza bildirimi düşüyor. Tüm bunların hiçbirini yapmasanız bile, çalıştığınız yer bir ofis ortamıysa, istisnasız her yarım saatte bir «oha şunu gördünüz mü?» diye bir ses yükseliyor.

Verimsizlik ve işten kaytarma bir ekip çalışmasıdır.

Ne yazık ki bu ekip çalışmasının, lise sınıfça dersten kaçıp yoklama kağıdını çalmaktan daha vahim sonuçları var. Çünkü istediğiniz kadar tembellik yapın, istediğiniz kadar kaytarın veya dersleri kırın, lise bir gün bitiyor. Ancak iş dünyasına bir kez adım attığınızda kapı arkanızdan kapanıyor. Bu gri odada iyi ve kötü tüm alışkanlıklarınızla baş başa kalıyorsunuz. Bir gün emekli olsanız dahi, yetişkin bir toplum ferdi olmanın getirdiği sorumluluklar ölene kadar yakanızı bırakmıyor.Buna kuzeninizin doğum günü fotoğraflarını beğenmek de dahil.

Ay boyu geçindiğimiz, faturaları ödediğimiz, kredi borçlarını kapattığımız parayı kazanmamızı sağlayan işi yaptığımız sırada o kadar çok mesai dışı konuyla meşgul oluyoruz ki, biz farkında olmadan iş ve eğlence birbirine karışıyor ve ortaya bir bulamaç çıkıyor. «O işi de akşama hallederim» ya da bir Cuma günü yetişmeyen iş için «Hafta sonu tamamlarım, sıkıntı yok» dediğimiz an ise geri dönülmez bir yola girmiş oluyoruz. İş ve eğlenceden oluşan bulamaç kafamıza yapışmış, beynimiz ise bu hastalıklı düzene uyum sağlamış oluyor. Mesai saatlerinden çaldığımız vakti eve taşımış oluyoruz.
Harrison Barnes gibi 21. yüzyıl kölesi yetiştirmeyi amaç edinen kariyer blogları şüphesiz aksini iddia edecektir. Oysa akşamlar ve hafta sonları çalışmak için değildir. Ne biyolojik saatimiz ne de genetik mirasımız bize akşam ya da gece çalışmamızı söyler. Akşamları ve hafta sonları çalışmanın en kötü yanı, kendimize ve sevdiklerimize ayırmamız gereken zamanı bitmek tükenmek bilmeyen işlerle harcamak da değil. En kötüsü dinlenememektir. Bu konudaLifehacker’a kulak verin. Bir hafta sonu Cumartesi ve Pazar çalışmak değil, en az 12 gün aralıksız çalışmış olmaktır asıl kötü olan. Psikolojimizi ve zamanla fizyolojimizi bozan bu «kayıt dışı mesai», bana sorarsanız modern toplumlarda aile hayatındaki çözünmenin de temel sebeplerinden biridir. Karı kocalar birbirine giderek daha az ve daha niteliksiz zaman ayırıyor, göz ucuyla bakıyor, yarım ağız sohbet ediyor ve uzaktan dinliyor. Bu da aile içi diyaloğun zamanla erozyona uğramasına ve ilişkilerin yıpranmasına neden oluyor. Facebook’taki arkadaşları yeterli geldiği için çocuklar bile gerçek insanlarlaarkadaşlık kurmakla uğraşmıyor.

Yaklaşık bir ay kadar önce benim için kıymeti dünyalara bedel eşimin sitemkâr bakışları üzerine bir konuşma yaptık. Birbirini gerçekten seven iki insan arasında geçen önemli bir görüş alışverişi sayesinde farkına vardığım ve kurtulmak için tüm benliğimle savaştığım buhastalıklı düzenin hakkından gelmeyi nihayet başardım. İşim yayıncılık üzerine. Sürekli gündem takibi gerektirmesine karşın iki haftadır evde tek bir haber bile yazmadım. -Dergi yetiştirmek için mesaiye kaldığımız günler hariç- akşamları ve hafta sonları kesinlikle çalışmıyorum.

Gayrettepe’de bulunan ofisimden çıkıp, Zincirlikuyu metrobüs durağına gelene kadar yürüdüğüm 10 dakikada o gün boyunca yaptıklarımı düşünüyorum ve bugüne kadar bir tek gün bile bu düşünme seansı «falanca iş eksik kaldı, onu da evde tamamlarım artık» diye sonuçlanmadı. Çünkü o gün yapabileceğim her şeyi yaptığımı biliyorum. İçim o çalışma gününün üstesinden gelmiş olmanın huzuru ve işime fayda sağlamanın mutluluğuyla dolu. Biliyorum ki her zaman bir «yarın» var ve benim yapmam gereken işler ne bugün ne de yarın bitecek. İş yerinde günü layıkıyla tamamlamak, hem yaptığım işten hem de evde ailemle geçirdiğim zamandan çok daha fazla keyif almamı sağlıyor. Üstelik bu sandığınız kadar zor değil. Twitter ve Facebook hesaplarıma bakacak olursanız, son birkaç dakikadır eleştirdiğim sosyal medyadan eksik kalmadığımı görebilirsiniz. Anlaşılacağı üzere, ben bu platformların varlığını değil, bizlerin onları kullanım şeklini doğru bulmuyorum. Eğer siz de dürüst ve sade bir huzur arıyorsanız, üretken olmayı kendinize ve -sosyal medyaya değil- sevdiklerinize daha fazla vakit ayırmak için istiyorsanız, biraz da radikal kararlar almaya hazırsanız, «kayıt dışı mesai» düzeninden kurtulmak için yaptıklarımı bir sonraki yazımda anlatacağım.

O zamana kadar ise kendinizi farkında olmadan ne kadar yorduğunuzu daha iyi anlayabilmeniz için şu makalelere göz atmanızı öneriyorum:
How to be productive: Stop Working
Burnout is real
Social media cost employers bilions in lost productivity
Three tasks you should do every day

 

>>>>>>> Yukarı